Bir Kağıdın Hatırlattıkları

Bir Kağıdın Hatırlattıkları

Bu aralar hastayım, doğa ana tarafından kazıklandım, büyük kazık yedim. Bana, "madem bana kafa tutuyorsun, bilimum bitki çayı, bol uyku ve bir süreliğine boğaz ağrısı cezasına çarptırıldın" dedi. Benim için bir problem yok, kendimde yataktan kalkacak gücü bulduğum takdirde her şeyi çekmeye razıyım.

Bedenimde bol uykunun getirdiği bir uyuşukluk hissediyorum. Bunu sevmiyorum, çünkü vaktimin çoğunu geri yatıp yatmamak arasında düşünerek geçirmeme sebep oluyor. Algılarım açık olduğundan, karşımda olan her nesne bir şey hatırlatıyor. Çalışma masam hemen başucumda, kalabalık arasından bir A4 kağıdının bana baktığını hissediyorum. O kadar rengin arasında tatlı bir beyazlık. Hemen anılarım canlanıyor.

Çocukken annem ve babama sabah işe gitmeden önce görmeleri için çeşitli notlar bırakırdım. "Beni gitmeden uyandırın, sizi seviyorum, biraz para bırakabilir misiniz, anne işe gitmeden yumurta haşla, akşama ne yapıyoruz vs." Bu notlar, neredeyse her gün farklı bir formda mutfak masasının üzerinde belirirdi ve ben koca koca A4'leri bu notlar için harcardım.

Bir sabah uyandığımda, hazırladığım notlardan birinin başucumda olduğunu görmüştüm. Babam bırakmış:

"Oğlum, bu notları yazdığın kağıtlar milli servet, israf etmeden önce iki kere düşün!"

Benim annem ve babam devlet memuru. Dolayısıyla yılların getirdiği bir devlet terbiyesi var. Çok utanmıştım, o günden beri ne zaman A4 kağıdı görsem aklıma babamın bu notu gelir. Çok büyük adam.

Fantastik Filmlerde Kahramanın Yolculuğu


Geçtiğimiz yıl mitoloji dersi almıştım. Sanırım bu hayatta en keyif aldığım dersler biriydi. Joseph Campbell'ın çalışmaları üzerinden harika bir dönem geçirmiştik. Daha da ötesinde filmleri yorumlama becerim gelişmişti. Aslı Hoca yüce insan, boş vakitlerimde tapıyorum ona. Notlarımı karıştırırken denk geldim, bir de karşıma böylesine enfes bir dublaj çıkınca dayanamadım, siz de izleyin dedim.

Kahramanın yolculuğa girmeden önce, Kahraman Kimdir? sorusuna bakmalıyız. Ben sizin yerinize baktım, notlar harika iş görüyor.

Joseph Campbell kahramanı, "genel geçerliliği olan olağan insani biçimlerin yerel ve kişisel tarihsel sınırlamalarını çatışarak aşabilmiş olan kadın ya da erkek" olarak tanımlar. Fromm'a göre ise kahraman, "sahip olduğu şeyleri, evini, ailesini, yurdunu ve malını mülkünü terkederek, bilinmeyene yönelen, yabancı yerlere gitmek cesaretini gösteren insandır." Freud'un kahramanlık olgusuna yaklaşımında ise, "baba" önemli bir yer tutar. Ona göre kahraman, mitte totemik bir canavar olarak görünen babayı tek başına katleden kişidir.

Joseph Campbell çalışmasının kuramsal teorisini Carl Gustav Jung'un analitik psikolojisi ve bu kuramın terminolojisi üzerine yapılandırır. O, kahramanın serüvenini "Ayrılma, Erginleme ve Dönüş" şeklinde üç aşamaya bölmüş ve alt başlıklarla ifade etmiştir. Hatta çok bilinen bir gerçeği yeniden hatırlatmakta fayda var, Star Wars'un babası George Lucas, Campbell'dan etkilenerek senaryosunu yazmıştır. Çünkü mitolojik kahramanın psikolojik analizini en iyi Campbell yapmıştır.

Neyse, bu konuya değinmeyeceğim, asıl mesele Campbell'ın bu çalışmasını takip eden Christopher Vogler'in şablonunda yatıyor. Vogler, kahramanın yolculuğu olarak isimlendirdiği bir anlatım iskeleti oluşturuyor ve şu dönemde izlediğimiz bütün fantastik filmler bu şablona sadık kalınarak izleyiciye sunuluyor.

Şimdi bu 12 bölümden oluşan şablonu açıklayalım:

1- Sıradan dünya: Bu kahramanın hikayesine başlamadan önce varolduğu gündelik yaşamının paylaşıldığı aşamadır. (Spiderman'in ilk 10 dakikasını hatırlayın.)

2- Maceraya çağrı: Kahramanın macerası o eyleme geçmesi için bir çağrı aldığında başlar. Örneğin, bu ailesine ya da içinde bulunduğu topluma ilişkin yöneltilmiş bir tehdit, yaşam alanının daraltılması, barış ortamının bozulmasına dair bir olay ile gerçekleşir. Kahramanın "sıradan dünyasının" konforunu bozan her türlü şey olabilir.

3- Çağrının reddedilişi: Kahraman bu çağrıyı kabul etmeye gönüllü olsa bile, bu aşamada, kahramanın üstesinden gelmesi gereken korkuları vardır. Bu korkular özgüvensizlik veya düşünmesi gereken kişisel olmasından kaynaklanabilir. Bu reddediş karşısında kahraman acı çeker.

4- Akıl hocası (mentor) ile karşılaşma: Bu önemli karar sürecinde kahraman kendisine yol gösterecek olan bir akıl hocası ile karşılaşır. Akıl hocası ona bu macera içinde yol gösterecek, ikilikten kurtaracak ya da öğütlerde bulunarak özgüvenini yerine getirecektir.

5- İlk eşiğin aşılması: Artık kahraman fiziksel, ruhsal ve duygusal olarak çağrıya cevap vermeye, maceraya girmeye hazırdır. Bu evden ayrılma, hiç tanımadığı bir dünyaya geçme ya da bu zamana kadar yapmadığı bir eylemi gerçekleştirmesi ile kendini gösterebilir.

6- Sınavlar, müttefikler, düşmanlar: Kahraman çağrıya katılmış ve bu yolda çeşitli testlerden geçmeye başlamıştır. Bu süreçte kahraman, güvenebileceği kişileri ve mekanları, dostlarını, çeşitli olaylar aracılığıyla öğrenir. Bu aşama, kendi güçlerini test ettiği, kendi sınırlarını ve niteliklerini sınadığı olaylarla doludur.

7- Mağaraya giriş: Bu aşama kahramanın kendi ile yüzleştiği ve kendi benliğinin derinliklerine girdiği alandır. Korkuları ile yüzleşir.

8- Büyük sınav: Kahramanın hayatta kalabilmesi için ya da macerasını sürdürebilmesi için, fiziksel ya da psikolojik olarak krize girdiği aşamadır. Ölümle karşılaşabilir, hatta ölüp yeniden dirilebilir veya kendinden daha güçlü varlıklarla savaşmak zorunda kalabilir.

9- Ödül: Düşmanlarını yenen, ölümle yüzleşen, en önemli kişisel rekabetini yaşayan kahraman, metamorfoza uğrar. Artık o iktidar sahibi, içsel güdüleri sağlam, psikolojik olarak donanımlı bir bireye dönüşmüştür. Ödülü ise, bazen bir ilaç, bazen bir aşk, bazen ise tüm güçleri kendinde toplamasıdır.

10- Dönüş yolu: Bu aşama "maceraya çağrının" yansımasıdır. Artık kahraman ödülü ile evine, yani sıradan dünyasına geri dönmek için yola çıkar. Bu sefer yaşadığı endişe ise, geri döndüğü dünya tarafından kabul görmek, takdir edilmek, beğenilmektir. Bu yüzden macera henüz tamamlanmamıştır.

11- Diriliş: Bu zirve aşamasında kahraman son olarak ölüm ile karşılaşır. Bu ölüm daha simgeseldir ve artık kahramanın olağan dünyasında yaşayamayacağı kadar büyük olmalıdır. Böylece seyirci/okuyucu kahramanı daha kutsal bir birey olarak görür. Onlar da çatışmada kahramanla özdeşleşirler ve onun umutlarını, korkularını paylaşırlar.

12- İksirle (çözümle) dönüş: Bu aşamada artık kahraman olağan dünyasına değişmiş biri olarak adım atar. Birey olarak büyümüş, olgunlaşmış, yaşadıklarından önemli yaşam dersleri çıkarmıştır. Artık problemlere etrafındaki kişilerden daha yeni çözümler getirir ve başka bir perspektif sunar.

Bir hikayenin 12 sahneden oluşan bu çatısı değişime uğrayabilir. Perdelemede değişiklik yapılabilir, 1-2-3 şeklinde anlatmak yerine 3-1-2 şeklinde anlatma yolu tercih edilebilir. Ama temel çatı budur ve bu çatı üzerine evrensel anlatılar kurulur. Bu yüzde popüler sinema filmleri herkes tarafından izlenilebilir hale gelir.

En yukarıdaki video, işte bunu harika bir animasyonla anlatıyor. Yine de bütün yazıyı okuyan varsa teşekkür ederim.

Arrival ve Sapir-Whorf Hipotezi

Arrival

Bir haftadır kız kardeşim İzmir'de. İşlerin ve sınavların yoğunluğundan bir türlü ona vakit ayıramadım. Pazar günü dönmesi gerektiğinden, Cumartesi günü için doğaçlama bir plan yaptık. Modern dünyanın en nefret ettiğim binalarından olan bir AVM'ye gittik. Sinema'ya gitmek için o insan kalabalığına katlanmak nasıl bir zulüm anlatamam. İkimiz de Fantastic Beasts'i izlediğimizden en makul seçim, son günlerde adını sıkça duyduğum Arrival'dı. Hazır Esmoç'ta konuya hakimken balıklama atladık.

(Yaşadığım Cinemaximum rezaletini anlatmıcam. Hepsini yazıyorum bir kenara, rezalet konusunda adeta combo yapıyorlar. Bir gün elektrikler kesilir film devam etmez, bir gün internetten bilet alınır rezervasyon bilgileri gönderilmez, çekilen para provizyona düşer birkaç gün içinde ödeneceği söylenir, bu arada film kaçar göt gibi kalırsın ortada.)

Konuyu kısaca anlatayım: Louise Banks, bir Kolej'de ders veren bir dilbilimcidir. Bir gün, 12 bilinmeyen cisim dünyanın çeşitli noktalarında görünür ve uluslararası bir tedirginlik başlar. Louise'nin becerileri onu ve matematikçi Ian Donnelly'yi (teorik fizikçi) bir araya getirir. Amerika'nın Montana eyaletinde bulunan, bilinmeyen uzay aracının içindeki canlıların dilini çözmeye ve çevirmeye çalışırlar.

Klasik bilim-kurgu'ların aksine Arrival, uzaylı istilası gibi klişe bir konu yerine, onlarla nasıl iletişim kurabileceğimiz üzerine odaklanıyor. Doğru bir yöntem tercih edilmediği taktirde "nasıl sonuçlanacağını" da çok güzel işliyor. Her şeyi bir araya getirdiğimizde oyuncu performansları, diyaloglar, müzikler, senaryo vs. zarif bir şekilde bize sunuluyor. Zaten IMBD puanına bakın, ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız.

Beni en çok neyin etkilediği konularına girmeyeceğim, oyuncuları ve sahneleri de değerlendirmeyeceğim. Filmin background'u daha çok ilgimi çekiyor. Zira bu yapımın lineer zaman ve dilbilimi üzerine kurulduğu çok aşikar, bittiğinde beyninizde şimşekler çakıyor ve saatlerdir kendinizi bu konular üzerine düşünürken buluyorsunuz. Tabii bir de araştırma safhası var.

Arrival - Dili çözme becerisi

Louise, film boyunca iletişim kurduğu uzaylıların diliyle o kadar haşır neşir olmuştu ki, lineer zaman algısından kopup, zamanı bütünsel olarak algılamaya başlamıştı. Bu yüzden gelecekte yaşayacağı olayları görüp, "anı" yaşamanın keyfini çıkarmıştı. Öğrendiği dil beynini şekillendirmiş, başka bir boyuttan bize ulaşan canlıların zaman algısını kazanmasını sağlamıştı. Yani o bilinmeyen uzay araçları, aslında bir hediye vermek için gelmişlerdi.

Konuyu biraz araştırdığımda karşıma Sapir-Whorf hipotezi çıktı. Hipotez, konuştuğumuz dilin beyin tarafından kullanılan bir araç olmasının ötesine geçip, bizzat beyni şekillendirdiğini savunuyor. Bir dilin yapısı, o dili konuşanların dünya görüşünü ve bilgisini etkiliyor diyor. Wikipedia'da ise bu hipotezin temel anlamı, "İnsan düşüncesi yerel dillerden çok yoğun bir şekilde etkilenir. Bir insanın kendi dilinde belirli bir düşünce yapısı oluşmuştur ve bu insan başka bir insanın dilini hiçbir zaman tam anlamıyla anlayamaz." şeklinde tanımlanıyor.

Filmi bilim-kurgu yapan kısım, tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Bir soruyla konuya açıklık getirmek daha doğru olur:

Bu dünyadan olmayan bir canlının dilini çözebilmek, sadece karakterimizi mi değiştirir yoksa zaman algımıza da etki eder mi?

Arrival'ın mükemmele ulaştığı yer tamamen "duygu". Konuyu anlatma tekniği o kadar iyi ve yaratıcı ki, hikaye muazzam bir şekilde nihai yönünü buluyor. Az önce ifade etmiştim, ana karakter Louise, sadece o dili çözmüyor, zamanı da bütünsel olarak algılamaya başlıyor ve kendi geleceğini görüyor. İnsanlığa hediye vermek için gelen uzaylıların amacını da bu noktada anlıyoruz: Dili çözüp, akıcı bir şekilde öğrendikten sonra zamanı da döngüsel bir şekilde yaşayacaksınız. Bundan daha güzel hediye mi olur? (Olmayabilir de, sonra tartışırız.)

Filmin sonuna doğru, insanların anlayamadıkları şeyler hakkında ne kadar saldırganlaşabileceği de çok güzel işlenmiş. Bir eyleme geçmeden önce, sonuçların ne kadar acı olacağını düşünüp, birbirimizle daha fazla iletişim kurmanın önemini kavramak her zaman en doğru yoldur.

Sonuç olarak filme puanım 10. Uzun zamandır bu kadar doyurucu bir bilim-kurgu izlememiştim.

Bir Zamanlar

Bir Zamanlar

ICQ'da tanışıp evlenenlerin bir haber değeri vardı o zamanlar, sudoku bu topraklara henüz gelmemişti, sigaraların üzerinde "öldürür" yazmıyordu, MSN'den birbirimize titreşim yollardık, malum kişi çevirimiçi olunca sevinirdik, 100 kontör alıp 3 ay kullanırdık, anne eve çağırınca gitmezdik. Daha yazayım mı? Bence yazmayayım.

Nasıl bu kadar hızlı büyüdük lan?

Neden Blogspot Kullanıyorum?

Neden Blogspot Kullanıyorum?

İnsanlar blog dendiği zaman profesyonel bir çalışma bekliyorlar. Yok öyle bir şey, bir blogun en önemli unsuru okuma yapmaya elverişli olmasıdır. Öncelikle bir ayrım yapmamız lazım, biz bir proje yapmıyoruz, içerik üretiyoruz. Burada yazdıklarım bir proje olsaydı, uzman olduğum alana hitap edecek şekilde dizayn ederdim. Güzel bir domain, hedef kitleme uygun bir tema, iyi bir alt yapı (we have Wordpress, fucking others), nişi besleyecek kaliteli-orijinal içerik ve 7-8 ay sabır yeterli olurdu. Benim derdim bir şeyler anlatmak, bu yüzden buradayım.

Google'ın Blogspot hizmetini seçtim, çünkü:

1- Ücretsiz: Blogumu bir sunucuda barındırsam aylık 5 dolar ödemem gerekecek. Hosting hizmeti alsam, yine belirli bir miktar ücret ödemem gerekecek ve daha da önemlisi istediğim kaliteyi yakalayamayacağım. O yüzden en temizi Blogspot.

2- Kolay kullanım: Bu blogu 10 saniyede açtım, domainin CNAME ve A kayıtlarını 1 dakikada yönlendirdim, içerikleri de çok kolay giriyorum. Temel birkaç ayar yaptıktan sonra Yayınla butonuna tıklıyorum ve kafam çok rahat.

3- "Yeterince" özelleştirilebilir: Özelleştirilebilirlik önemli bir unsur, ama benim için yeterince özelleştirilebilir olması artı bir özellik. Çünkü amacım sadece yazmak, temada birkaç oynama yaptım, okunabilirlik açısından kendime göre değerlendirdim, ortaya okuduğunuz bu blog çıktı.

4- Kodlama ile uğraştırmıyor: Wordpress kullanıyor olsaydım, sitenin tüm ayrıntılarıyla ilgilenirdim. Blogspot'un arkasında ise Google var, dolayısıyla benim yerime her şeyi o yapıyor. İstersem bazı noktalarla da oynayabiliyorum.

5- Tamamen mobil uyumlu: Bugün internet sitelerinin trafiğinde mobilin payı yüzde 40'lara ulaştı. Temanın responsive olması bu yüzden çok önemli. Blogspot'taki yerleşik temaların tamamında bu özellik var.

Geçen gün az kalsın ölüyordum, bugün aklıma Blogspot övmek geldi. Biraz sonra da Westworld'ün  son bölümünü izleyeceğim.

Az Önce Ölümden Döndüm

Ölümden Dönmek

Bu psikolojiyi anlatmalıyım, her ne kadar elim ayağım titrese de az önce yaşadıklarımın kayıt altına alınması lazım. Zira bu ülkede rastgele yaşadığımızın en güzel örneklerinden birini içerisinde barındırıyor.

Bu akşam arkadaşlarımla planımız vardı, ben işten dönüp eve geldim, arkadaşlarıma da ders çalıştıktan sonra aralarına katılacağımı söyledim. Onlar Beşiktaş maçını izliyorlardı, ilk yarı skorunu 3-0 olarak görünce, maç bitiminde aralarına katılırım dedim. Öyle de oldu, ben gittiğimde maç bitmiş, herkes rahat bir nefes almıştı. Kısa bir sohbetin ardından ben, Tugay ve Efe ayrıldık. Sonra Efe'yi eve bırakmak için Menderes'e gidiyorduk. Dünyanın en absürt olayı işte o yolda yaşandı.

İzmir'i bilmeyenler için kısa bir özet geçeyim, Havalimanı'nı geçtikten sonra bir Menderes dönüşü vardır. O dönüşten sonra yol kısa süreliğine tek şerite düşer, sonra tekrar çift şerit yola devam edilir. Yol tek yöndür ve karşıdan araç gelmesi "normalde" imkansızdır.

Ölümden Döndüğüm Yer
Yolu bu şekilde tarif edebilirim, gördüğünüz üzere geliş-gidiş tek yön. Üstelik yollar çift şeritli. Bir araç ters yola girdiyse ya ağır gerizekalıdır ya da insanların hayatını tehlikeye atmaya yeminlidir. Başka bir açıklama bulmak zor.

İşte o tek şeritten çıkmaya az bir zaman kala, önümdeki aracın sağa kırdığını gördüm, ani bir refleksle ben de sağa doğru kırdım. Kırmasaydım, şu anda ciddi bir kaza geçirmiş olacaktım. Karşıdan normal şartlar altında gelmemesi gereken araç, benim aracımın sol aynasını alıp götürdü. Şoku atlatıp durduğumuzda ne aklımızda plaka vardı ne de canımıza kast eden araca dair bir detay. Farları tam olarak yanmıyordu zaten, ancak bir gerizekalı insanların hayatını bu kadar kolay tehlikeye atabilirdi.

Kendimize geldikten sonra polisi aramayı düşündük, sonra görevlilere verebileceğimiz hiçbir bilgi olmadığını hatırladık. O yolda bu şekilde devam eden biri Gaziemir'e kadar ters yönde ilerlemek zorunda, belki yakalanmıştır demekten başka elimizden bir şey gelmiyor.

İşin ilginç yanı böyle absürt olaylar başıma ilk defa gelmiyor. Aracım park halindeyken yavaşça gelip çarpan da olmuştu, sinyal verip sağa döneceğimi belli etmeme rağmen kırmızı ışıktan sonra kasıtlı olarak bana çarpanda. Ama ilk kez biri, ben ve arkadaşlarımın canına kast etti. Son zamanlarda en çok kullandığım cümleyi yine tekrarlamak istiyorum: "Bu insanların rahatlığı beni bir gün çıldırtacak. "

Bakın gerçekten bu ülkede şans eseri hayatta kalıyoruz. Bu gece yaşadığım olayı başka bir ülkede anlatsam, saçmalama derlerdi herhalde. Tam olarak açıklayamıyorum bile, o kadar saçma bir olay.

Acilen bu ülkenin gerizekalılardan arındırılması lazım. Çok acil. Hayatta kalanın canı çıkıyor be!

Tam Ortada Kalmak

Ortada Kalmak

Dün İZBAN'da otururken sağımdaki kişi Sözcü, solumdaki de Sabah gazetelerinin internet sitesini okuyordu. Birbirine tamamen zıt iki görüşün arasında kaldım. Ben de o sırada Sözlük'te Arrival filmi hakkında yapılan spoilersız yorumlara bakıyordum. Bizim neslin (kendi çevrem için konuşuyorum) en sevdiğim yanı bu galiba, bilgiyi tek bir yerden almak yerine, farklı renklerin tek bir platformda buluştuğu yerden almayı tercih ediyoruz. Çünkü bedenin her görüşe ihtiyacı var.

Bu yüzden istediğimiz gibi hareket edemiyoruz sanırım, tam ortadayız çünkü, ne sağa doğru yayılabiliriz ne de sola. Onların hareket alanı bizden daha geniş.

Öyle işte..

Araştırma Kavramı Üzerinden Günümüz Haber Sitelerini Anlamak

Araştırma Kavramı

İnsanların her gün bilgiyle kuşatıldıkları medyatik bir ortamda yaşanmakta ve görece çok şey bilmekte ancak çok az bilgi kullanılmaktadır. Bunu destekleyen, bize aktarılanların aslında kimi zaman bilgi kırıntılarından başka bir şey olmadığı gerçeğidir. Bir aktüalite diğerini kovalamakta ve sonuçta kimsenin sonunu göremediği hikayeler birbirine karışmaktadır. -Jean Baudrillard'ın da yazılarında vurguladığı gibi- yurttaşların hiç sonu gelmeyen bir enformasyon tipisine tutulmaları ve kendilerini sarıp sarmalayan enformasyon akımının anlamını çıkarmaya yetecek kadar vakit bulamamaları tehlikesi söz konusudur. Oluşan bu ortamdaki enformasyon çokluğu yeni arayışlara yol açabilmekte, bu da toplumun -gerçekte varolmasa da- ihtiyaç duyması halinde yeni adlandırmaların oluşmasını sağlamaktadır.
Birkaç hafta önce Eskişehir'de bildiri sunarken, konuyla ilgili çizdiğim çerçevede John Pavlik'in, "Online medya, online gazetecilik ile birlikte vakitleri kısıtlı olan insanlara istediklerini verir" sözlerinden de faydalanmıştım. Araştırmacı Gazetecilik dersinin vizesine hazırlanırken yukarıdaki alıntıyı gördüm, çalışmamla alakalı olduğundan birkaç ayrıntının üzerinden geçmek gerekiyor.

Çalışmamın ana konusu Arama Motoru Optimizasyonu'nun Haber Diline Etkisi idi. Bu noktada arama motorlarının çalışma mantığını doğru bir şekilde ele almam gerekiyordu. İnternette yayın yapan 2 önemli haber sitesi örneklemim olduğundan, bu çalışma mantığını haber siteleri üzerinden anlatmayı seçtim. Vurgulamam gereken önemli bölümler, vizesine çalıştığım derste karşıma çıktı. "İşte tam olarak bunu ifade etmek istiyordum" dedim.

Haberlerin derli toplu bir şekilde, belirli bir hiyerarşiye dayanarak hazırlanmasını arama motorları da istiyor. Neden? Çünkü çekirdeğinde bulunan algoritmalar kullanıcılara en doğru bilgiyi sunmak için geliştirildi. Bizim haber sitelerinde ne var? Jean Baudrillard'ın ifade ettiği gibi, hiç sonu gelmeyen bir enformasyon tipisi. İşte bu yüzden Wikipedia örneğini kullanmıştım. Bir olay ile alakalı 100 dağınık haber yerine, bütün ayrıntıların bulunduğu tek bir bilgi deposu.

Bu hayatta tıklanmaktan daha önemli şeyler var, yakında zor da olsa öğrenecekler.

The Newsroom'dan Neler Öğrendik?

The Newsroom

Temposu yüksek dizilere bayılıyorum. Bu dizi Aaron Sorkin tarafından yazılmışsa izlemesi daha bi keyifli oluyor. Yüzeysel bir anlatım yerine akıcı bir hikayenin içinde buluyorsunuz kendinizi. Görüntüler bizim için birer "ütopya" olsa da, zaten keyifli olan gazetecilik mesleğini adeta yaşatıyor. The Newsroom için iyi bir kokteyl benzetmesi de yapabiliriz, tadına baktığınızda her bölümün lezzeti ayrı. Peki biz bu diziden neler öğrendik? 

Odaya hışımla girilir 


Bu ayrıcalık çoğunlukla Mackenzie’ye ait. Sıradışı bir şey olduğunda, genellikle Will’in odasına dalan Mackenzie, tartışma sona erdikten sonra sakinleşip sessizce terk ediyor odayı. Ama o ana kadar bolca el kol hareketi yaparak, hayatının en önemli tartışmasını yapıyormuşcasına Will ile mücadele ediyor. Onunkisi sadece laf yetiştirme mücadelesi değil, fiziksel bir çaba da aynı zamanda.

Endişeli gözler ekrana kilitlenir 


Will’in canlı yayın vukuatları meşhur: Yazılı metnin dışına çıkmak, arka arkaya sorduğu cevabı belli sorularla konukları tek söz dahi söyleyemeyecek hale sokmak, sinirini belli edecek ifadeler kullanmak ve sık sık sesini yükseltmek gibi... Mackenzie’nin böyle başına buyruk bir sunucuya bir çok kez müdahele etmek gibi bir şansı bile olmadı. Genelde kontrol odasındakilerin, endişeli gözlerle ekrana bakmaktan başka çaresi olmuyor.

Kalem ucu yavaşça kemirilir


Kalem ucu ısırmak, haberciliğin yapı taşlarından biri. Gergin anlarda, kritik bir konu üzerine düşünürken, çaresiz bir durumdayken veya birini hipnotize olmuşcasına dinlerken, eldeki kalem yavaşça ağza yaklaştırılır ve gol! Kalemlerinizin arkası hiç ısırılmadıysa, haberciliğinizden şüphe etmelisiniz.

Kollar havaya kalkar


Haber merkezinin en sakin günlerinde bile, mutlaka birinin kollarını bir o yana bir diğer yana sallayarak heyecanla derdini anlatmaya çalıştığına rastlamışsınızdır. Bu “biri” de genellikle doğuştan telaşlı bir yapıya sahip olan Mackenzie ile sinirini kontrol altında tutmakta zorlanan Will oluyor nedense.

Sessiz bakışmalar yaşanır


Hızlı konuşmak haber merkezlerinde çalışmanın gerekliliklerinden biri. Zira sabırsızlık ve çabucak karara bağlama arzusu had safhada. Ama yine de bazen kelimelerin yetersiz kaldığı, sessiz bakışmaların günün kurtarıcısı olduğu anlar da yok değil. İşte o anlarda birbirine en yakın hisseden karakterlerin gözleri, ofisin farklı köşelerinden yola çıkıp orta noktada buluşabiliyor. Bu samimi buluşmayı tek fark edenin bizler olması da ayrı keyifli.

Sinir krizleri geçirilir


Merak etmeyin, haber merkezinde sinir krizi geçirmek tamamen normal. Eğer iyi bir nedeniniz varsa, bir telefonu yere atıp üzerinde tepinebilir, kilitli bir kapıyı omzunuzla devirmeye çalışabilir, kameraya telefonunuzu fırlatabilir veya bilgisayar ekranını yerinden söküp kullanılmaz hale gelene kadar tekmeleyebilirsiniz.

Nefes almadan konuşulur


Duraksamadan konuşmazsanız, her an birinin sözünüzü kesme ihtimaliyle karşı karşıya kalırsınız. Bu da tartışmada haksız duruma düşmenizi kolaylaştırır. Haber merkezinde biriyle konuşurken kibarlık yapmanıza gerek yok. Derin bir nefes alın ve fikirlerinizi ardı ardına sıralayın.

Yazma Disiplini

Yazma Disiplini

Bu domain yaklaşık 2 yıldır bende, bu da demek oluyor ki 2 yıldır salak gibi para ödüyorum. Bahsettiğim süre içerisinde 4-5 kez kullanma girişimim oldu, daha doğrusu kodlama becerimi geliştirebilmek için denek olarak kullandım. Yazdığım içerikler de bir elin parmaklarını geçmedi. Şimdi ben ocak dışı mıyım?

Kendimi blog tanrılarına havale ediyorum. Onlar ciddiyetle benim hakkımda hüküm versinler, benim başka işlerim var. Daha Spotify'ın Haftalık Keşif için önerdiği parçaları dinlemedim, yormayın beni.

Çocukken kara kaplı bir günlüğüm vardı. Şimdilerde içeriğini hatırlamıyorum ama saçma salak yazılar yazdığıma eminim. Ben bir gün bu günlüğü okulda unuttum. Hocam almış, üşenmemiş okumuş. Ertesi gün ailemi okula çağırdı, bu çocuğun psikolojik sorunları mı var demiş. Ya 18 yaşından küçük insanın ne sorunu olabilir? O dönem tek derdim sinema parası biriktirmekti.

Annem eve gelip bana sordu, "Senin psikolojik sorunların mı var?". Annem çok açık sözlüdür.

Bunu neden anlattım? Çünkü hayatımda düzenli yazı yazdığım tek dönem o zamandı. Şimdilerde profesyonel olarak yaptığım işi saymıyorum, o ayrı. Kişisel blog tutma meselesi her zaman iyi bir disiplin gerektirir. Formül çok, önemli olan hangisini benimseyeceğin. Günümüz dünyasında anonim de kalamıyorsun zaten, bari hepinizin önünde kendime söz vereyim, belki tutarım.

  • Kural 1: Gözlemleri aktar, kısa, sade ve açık olsun.
  • Kural 2: Kendinden bahsetme, saçmalamanın gereği yok.
  • Kural 3: Bu ikisini unutma ve haftada en az 2 yazı gir. 

Şimdi pratik zamanı.

Bir Kere Kalıcı Olayım

Kalıcı Olmak

Blog yazmanın, herhangi bir şey yazmaktan daha zor olması durumunu bir türlü anlayamıyorum. İşim gereği her gün 10 kadar belirli uzunlukta içerik üretebilirken, konu kendimle alakalı bir şeyler yazmaya geldiğinde tıkanıp kalıyorum. (İçine atıyorsun, atma!)

Bir konu üzerine uzmansanız (kıyısından köşesinden yakalasanız da olur) onunla ilgili binlerce kelimelik içerik üretebilirsiniz. Konulara farklı açılardan yaklaşıp, yazı içerisinde hiyerarşi oluşturup ve onu güzel bir sonuca bağlayarak, kendinizi ifade etmeniz mümkün. Sanırım ben bu durumda kaybediyorum, çünkü kendim dışında her şeyle çok meşgulüm.

Her insanın kendini ifade etme şekli farklı. Kimisi video çekerek, kimisi karşında edebiyat parçalayarak, kimisi ise yazarak kendini ifade ediyor. Ben bunlardan hiçbiriyim. Kadronun herhangi bir bölgesinde kendime yer edinmek istemiyorum, hoca en son rotasyona dahil etmek istediğinde bile reddettim. Sanırım kendini ifade edememekle lanetlendim.

Bak beni bir projeye dahil et, yazarım. Geçen aylarda annemin yemek tariflerini çalmıştım, onu bile yazdım. Ama kişisel bir şeye dönüşmesin. Ben kısa ve uzun vadede kendimi anlatmak istemiyorum. Bir anıyı fotoğraflamayalı uzun zaman oldu, bir insana en son içimi döktüğümde de özlemeye başladım mesela. Bunları mı anlatayım? Pek umrumda değil açıkçası, somut bir katkısını görmedikten sonra.

Hadi gözlemlerimizi paylaşalım bari, daha önce açtığım onlarca blogdan sonra belki kalıcı olur. Öncelik kural koymak, ya tutarsa?